ilahi hocasıydı; aynı zamanda Muzika-i Humayun’da musiki dersleri veriyordu. Mehmet Bey’in öğrencisi olan Mehmet Zekai Efendi (Dede) aracılığı ile Arif Bey’i de öğrenciliğe kabul etti.
1854 yılında bile musiki çevrelerinde adı duyulmaya başlamış ve bu ün Sultan Abdülmecid’in kulağına kadar gitmişti. Bu sıralarda hocasının yardımı ile “Bab-ı Seraskeriye” de memuriyet hayatına atıldı. Resmi görevine devam ederken musiki çalışmalarını da sürdürüyordu. Kısa süre sonra Musika-i Humayun’a alındı. Bu alınışın Padişah’ın emriyle olduğu söylenir. Burada bulunduğu ilk yıllarda terbiyesi, yeteneği, nezaketi ile tanınarak, Sultan Mecid’in teveccühünü kazandı; “Kurena”lık verilerek “Haram-i Hümayun” a musiki öğretmenliğine tayin edildi. Bu yüzden 1860’larda “irsal-i lihye” etti, yani sakal bıraktı. Haremdeki meşkhanede cariyelere ders verirken ciddiyetini koruduğu, öğrencisi olan cariyelerin yüzüne bakamadığı söylenirse de bunların içinde Çeşm-i Dilber adındaki bir Çerkes kızı, sürekli sorular sorarak, bahaneler bularak Arif Bey’in dikkatini çekmeye çalışırdı. Bu olağanüstü güzellikteki kızın ilgisini karşılıksız bırakmayan Arif Bey hakkında sarayda tatsız dedikodular ediliyordu. Bunlar padişahın kulağına ulaşınca, meseleyi kapatmak için, bu saraylı kızla evlendirilerek, altı bin kuruş maaşla “çırağ” edildi. Çeşm-i Dilber adının bu kıza, dikkat çekecek kadar güzel olduğu için, Sultan Mecid tarafından verilmiş olduğu, bugüne kadar gelen söylentiler arasındadır. Bu aşk masalın yakından tanığı olan Leyla Hanım, anılarında bundan da söz eder.
Saraydaki cariyelerin gönlünde taht kuran Hacı Arif Bey sevdiği kadınla, padişahın hediyesi olan Taşlık’taki konağında yaşamaya başladı. Cemil ve Nebiye adını verdiği iki çocuğu dünyaya geldi. Kısa süren bir mutluluk döneminden sonra eşini ve çocuklarını terk eden Çeşm-i Dilber bir tarakçı ile kaçtı. Bestekar Lemi Atlı’nın verdiği bilgilere göre; bu kaçış, Hacı Arif Bey’i sevmediği halde saray kadınlarına inat olsun diye evlenmesinden, aslında padişah eşi olmayı arzulaması gibi sebeplerden ileri gelmiş. Bu olayı haklı olarak bir izzetinefis meselesi yapan Hacı Arif Bey, ölünceye kadar üzgün ve kederli bir kişiliğe büründü. Eşine büyük bir aşkla bağlı olduğu için, iki yıl büyük üzüntüler içinde yaşadığı halde, bu hayata şikayetsiz olarak katlandı.
Olayın üzerinden yıllar geçtikten sonra, takriben 1860’lı yıllarda padişah Abdülmecid kendisini bağışlayarak yeniden saraya aldırttı ve eski görevini iade etti. Bu tayinde Sultani-Irak makamında bestelediği;
Bana lütfeyler iken sen
Neden meftunun oldum ben
şarkısının rolü olmuştur derler.
Genç Arif Bey’in şöhreti ile birlikte kendine güveni ve gururu da artıyordu. Bu seçkin yeteneğin verdiği pervsızlıkla, yine aynı hatayı işleyerek cariyeler arasında bir Çerkez kızı olan Zülf-i Nigar’a gönlünü kaptırdı. Bunda hiç şüphesiz çapkın mizacının da etkisi oluyordu. Aynı dedikodular Dolmabahçe Sarayı’nın esrarlı atmosferine yayılınca, “İrade-i seniye” yani padişah emri ile Zülf-i Nigar’la evlendirilerek ikinci kez Saray’dan çıkarıldı. İkinci evliliğinin, birinci yılının sonunda, Rabia adının verildiği bir çocuk dünyaya getiren bu güzel yüzlü, güzel huylu Çerkez kızı akciğer vereminden öldü. Gerçek bir sevgi ve saygı ile bağlandığı bu eşini yitirmesi, Hacı Arif Bey’i tarifsiz acılar içinde bırakmış, önceki ve bu olay onun sanatkar kişiliğinde, ileride değineceğimiz gibi, özellikle bestekarlığı üzerine büyük bir etki yapmıştır.
Sultan Abdülmecid’in 1861 yılında ölümü üzerine tahta geçen Sultan Aziz aynı zamanda musiki ile uğraşan, ney ve lavta çalan bir padişahtı. Şehzadeliğinden beri Hacı Arif Bey’i yakından tanır ve taktir ederdi. O sıralarda saray dışında bulunan bu büyük musiki ustasını hatırlayarak “Serhanende” olarak göreve getirilmesini emretti. Sarayın fasıl heyetinin başında ise ünlü bestekar Rıfat Bey bulunuyordu. Hacı Arif Bey bu görevinden başka, yine eskisi gibi haremde bulunan saraylı kızlara meşkhanede ders vermeye başladı. Pertev-Niyal Valide Sultan’ın hazinedarlarından Nigamik’le duygusal bir ilişki kurmakta gecikmedi. Tekrar başlayan dedikodular üzerine, bu kızla üçüncü evliliğini yaptı. Kimseden çekinmemesi, dehasından kaynaklanan pervasızlığı, sözünü esirgememesi, kimseye boyun eğmeyen tabiatına ek olarak, dedikodulu üç aşk macerası yaşaması gibi sebeplerle sevenleri günden güne azalıyordu. En sonunda dört bin kuruş aylıkla emekli edilerek saraydan uzaklaştırıldı. Bunun üzerine Taşlık’taki konağını sattı; Zincirlikuyu’da satın aldığı çiftliğine çekilerek müntezi bir hayat sürmeye başladı. Bu sıralarda önce Devlet Şurası’nda (Danıştay) sonra Beykoz Aşar Müdürlüğü’nde beş yıl kadar devlet memurluğu yaptı. Arasıra saraya uğruyor, bazen ders veriyor. Sultan Aziz’e bestelerini sunuyor, bunlara büyük ihsanlarla karşılık veriliyordu.
Sultan II.Abdülhamid, diğer Osmanlı Padişahları gibi Türk Musikisini bilen ve anlayan bir kimse değildi. 1876 yılında, Pertevniyel Valide Sultan’ın etkisiyle olacak, Hacı Arif Bey’i “Kolağası” rütbesiyle tekrar Musika-i Hümayun’a tayin ettirdi. Bu tayinin şu olaya bağlandığı söylenir; Saraydan ayrıldıktan sonra büyük bir parasal sıkıntı çeken Hacı Arif Bey, bazı musikisever kimselerin konağındaki fasıllara katılır, buradan aldığı paralarla ve ineklerinin sütünü satarak aile bütçesini ayakta tutmaya çalışırdı. Yakın dostu ve sanat yoldaşı olan Leon Hanciyan’ın naklettiği bir hatıraya göre, bu musiki toplantılarını Leon Hanciyan Efendi tezgahlar, üstada haber verir ve birlikte giderlermiş. Böyle bir toplantı İstanbul’un o zamanki İran Büyükelçiliği’nde yapılmış. Hacı Arif Bey’in sanatına hayran kalan büyükelçi dolgun bir para kesesi ile pırlanta işlemeli bir tütün tabakası hediye etmekle kalmamış, ertesi gün evine bir araba dolusu yiyecek göndermiş. Leon Hanciyan bu durumu, bir gün sonra Hacı Arif Bey’den gelen “Haneye teşrif eyle de birlikte taam eyleyelim” sözleri yazılı bir mektuptan öğrenmiş. Bir süre sonra bir münasebetle padişahla sohbet eden büyükelçi Muhsin Han, Üstadın Şah tarafından İran’a davet edildiğini, bunun için izin verilmesini Sultan Hamid’den rica etmiş. Hatasını anlayan Padişah, Hacı Arif gibi değerli bir sanatkarın saraya alınmasını emretmiş.
Her ne etki ile olursa olsun Hacı Arif Bey, son kez saraya girişinde eski rütbesinden düşük bir rütbeyle Muzika-i Hümayun’a tayin edildi. Bir yandan yaşadığı fırtınalı hayat ve türlü üzüntüler, açıkta kalmalar, parasal sıkıntılar, diğer yandan izzetinefsine indirilen bu darve kendisini suskun ve asi yapmıştı. Ayrıca sarayda Türk Musikisi’nin eski ihtişamlı durumunu göremiyor, bu sanata artık önem verilmediğini üzüntü ile izliyor, Sultan Hamid’in musikimizden bir şey anlamadığını da biliyordu.Nitekim bir gün Sultan Hamid, huzurunda bir şeyler okumak istemesini, hastalığını ileri sürerek reddetmiş. Rıfat Bey’in “temarüz (yalandan hastalanmak)” demesi padişahı çileden çıkarmıştı. İkinci emri getiren mabeyinciye Hacı Arif Bey, “…Sanatta emre tahammül edilemez, kaldı ki ben kendisinin babasına hizmet ettim. Şimdi padişah oldum diye bana şunu çal bunu şöyle diyemez. Henüz kiri pisliği üzerimde duruyor” diyebilmişti. Bu sözlerle Sultan Hamid’in şehzadeliğinde geçmiş olan bir olayı ima etmişti. İyice hiddetlenen hükümdar onu Muzika-i Hümayun’un bir odasına hapsettirmiş ve bu mahkumiyet elli gün kadar sürmüştür.
Bütün bu olanlara oldukça kırılan bu büyük sanatkar, görevini ve derslerini ihmal eder oldu.Yine çiftliğinde bir inziva hayatı yaşamaya başladı. Geliri de eskisi gibi değildi. Yoksulluk içinde yaşıyor, önceleri hediye edilmiş olan kıymetli eşyalarını satmak zorunda kalıyordu. Bununla birlikte Pertev-Niyal ve Perestu Valide sultanlarla ilişkisini kesmemiş, kendisini seven ve takdir eden bu iki insandan himaye ve yardım görmüştür. Üçüncü evliliğinden Hayriye adındaki kızının doğumu bu yıllara rastlar.
Ölümünden önce kalp hastalığına yakalanması, arkası gelmeyen hayal kırıklıkları ile türlü sıkıntılara bir de hastalık eklenince hayattan büsbütün bezdi. Hapsedilme olayından sonra valide sultanların aracılığı ile bağışlanması ve ailesi ile ilgilenilmiş olması bile onu tatmin edemedi. Nihayet 28 Haziran 1884 tarihinde meşk odasında fenalaştı. Oğlu Cemil’i çağırtarak yönünü kıbleye çevirmesini istedi ve kısa süre sonra öldü. Türk Sanat Musikisi’nin bu dahi bestekarının cenazesi Yahya Efendi Mezarlığı’na defnedildi: mezartaşı yoktur. Hacca gidiş tarihi de bilinmiyor.
Ailesinden ve çocukları arasından kendi çapında bir musikişinas yetişmedi. Oğlu Cemil, Batı Musikisi dalında çalışarak viyolonselist olmuş ve Muzika-i Hümayun’da bulunmuştur.
Musiki Öğrenimi
Hacı Arif Bey’in ilk musiki hocası, kendisinden altı yaş büyük olan ve çocukluk arkadaşı Zekai Dede’dir. O yılların Mehmet Zekai Efendi’sinden bazı ilahiler öğrenmiştir. İlk ciddi musiki derslerini ise Eyüp’lü Mehmed Bey’den aldı. Hamamizade İsmail Dede’nin bu seçkin öğrencisinden , dini musiki eserlerinden başka otuz kadar fasıl geçti. Zekai Dede o sıralarda, Dede Efendi’den musiki dersleri alıyordu. Zekai Dede bu küçük istidadı da hocasına götürerek elini öptürdü. Dede küçük Arif’i dinlemiş beğenmiş, geleceğin büyük bir musiki ustası olacağını işaret etmişti. Hacı Arif Bey iki yıl yani Dede’nin ölümüne kadar, fırsat buldukça bu derslere devam etti. Muzika-i Hümayun’a alındıktan sonra bestekar ve hanende Haşim Bey’in öğrencisi oldu. Haşim Bey’in gözetimi altında klasik musiki repertuarının bine yakın seçkin eserini öğrendi. Çok güçlü hafızası olan Arif Bey, olağanüstü musiki yeteneği ile, öğrenilmesi en güç bir eseri, pek kısa zamanda ses kaydedercesine hemen öğrenirdi. Bunun için Haşim Bey’in , “…Benim vaktiyle bir iki ayda geçebildiğim ağır ve güç besteleri, bütün manaları ile bir dinleyişte kavramasına ve kusursuz okumasına hayret ediyorum. Allah nazardan saklasın” dediği söylenir.
Bütün bunlardan başka hiç şüphesiz Muzika-i Hümayun’un diğer hocalarında da yararlanmıştır. Yukarıda da belirtildiği gibi çeşitli tarihlerde saraydan ayrıldıktan sonra, o zamanın piyasa sanatkarları ile de sanat yoldaşlığı yaparak sanat musikimizin diğer formlarını da yakından tanımıştır.
İcrakarlığı
Hacı Arif Bey bir musiki aletini çalmasını ve nota öğrenmedi. O musikimizin sayılı hanendelerinden, yani ses sanatkarlarından biriydi. Bu durum daha çocukluğunda,çağının musiki ustalarının ileride büyük bir hanende olacağını tahmin etmelerinden anlaşılmış; on iki-on üç yaşlarında bile sesinin güzelliği, üstün bir musiki yeteneği ve Tanrı vergisi bir sanat anlayışı ile birleşince ortaya eşsiz bir icra uslubu çıkmıştı. Okuyuş uslubunun güzelliğini Haşim Bey’den aldığı ileri sürülür. Daha yirmi yaşında bir delikanlı iken, dinleyenleri şaşkına çevirirdi.Bu özelliği onu, bütün kaprisine rağmen, Sultan Aziz’in saltanat yıllarında “Serhanende” yapmıştı. Eski hanendeler gibi elini kulağına atmadığını, yüzünde hiçbir zorlama belirtisi bulunmadığını ve ifade değişikliği olmadığını, en dik perdelerde bile çok rahat dolaştığını kendini dinleyenler nakletmişdir.
Bestekarlığı
Hacı Arif Bey’in bestekarlığına geçmeden XIX. Yüzyılın ikinci yarısındaki musiki akım ve anlayışından kısaca söz etmek gerekecektir. “…Ondokuzuncu asırda şarkıya verilen önem ve değer, şarkı repertuarımızda zengin fasıllar yapmak için çoğaltılması lüzumu, belki de eski ağır ve mistik beste ve semai formlarının, bu asır klasik musiki devresinde zamanın umumi romantik akışına uyularak, eskilere mahsus bir gelenek halinde telakkiye başlamasından ileri gelmiştir.”
“İşte edebiyatımızdaki tesirleri de açık olarak görülen bu romantik cereyan, musikimizde de evvela Hacı Arif’i sonra onun en velud talebesi olan Şevki Bey’i yetiştirmiştir. Nitekim , bu iki büyük şarkı bestekarının beste veya semai denemeleri, onların asıl şarkı bestekarı olarak kıymetlerinin çok aşağısında kalmış, hatta muvaffak olamamışlardır.”
“Hacı Arif Bey ciddi, son derece ölçülü ve muvazeneli, klasik musikinin sıkı kayıtları altına giremeyen, girmeyen, hür bir lirizmin ses halindeki şiirlerini yazan bir aşık şairdir. Şarkı vadisinde açtığı çığırla bize mana çeşitliliği , melodi renkliliği ve zenginliği içinde yüzlerce eser bırakmış, bu eserleriyle iptizaler ve aleladeliğe düşmeden, her sınıf halka hitap edebilmesinin sırrına ermiştir.”
“Hacı Arif Bey’in şarkıları daha ziyade bir ızdırabın, bir tazallümün, bir yalvarmanın ve nihayet bir ayrılığın verdiği hüsranların, hicranların melodi haline getirilmiş birer ifadesidir. Onun şen, hafif ve raksan şarkılarında bile, gizli bir melenkolinin titrek ve soluk yüzü görülür. Bestekarlıktaki kudret ve dehasının en canlı ve ateşli birer şahidi olan şarkıları ile bizi zaman zaman his ve hayal alemlerinin zenginlikleri içine çekip götüren bir eşsiz sanatkardır.”
Bu görüşlere katılmamak mümkün değildir. XIX. Yüzyılın ilk çeyreği için de başlayan yenileşme hareketleri içinde Hamamizade İsmail Dede, Dellalzade İsmail Efendi, Şakir Ağa v.b. sanatkarların şahsında parlak bir dönem yaşanmasına rağmen, Hacı Arif’in yetişme yılları musikimiz için bir gerileme zamanıdır. Zevkler basite kaymış, İstanbul’un okumuş ve sanat hamisi olan kimseleri Batı musikisi modasına kapılmış, ulusal musikimizden ve bu musikinin temsilcilerinden, bazı istisnaların dışında, hemen hemen el çekmişti. İşte bu ortamda dünyaya gelen, Muzika-i Hümayun’da yaşamakta olan eski Endurun gelenekleri içinde yoğurulan ve son ustaların titiz öğrenimi ile şekillenen Hacı Arif Bey’in tabiatı bu yüzden mistisizmden çok lirizme yatkındı ve böyle bir ara dönemde yetişti.
Yukarıda belirtildiği gibi, eski eserleri ve eski gelenekleri bütün incelikleriyle kavramış olmasına karşı, bu yolda eser vermemiş sayılır. Elde mevcut iki büyük form eseri daha çok şarkıya benzer. Bu terennümlü, ağdalı ve mistik nitelikli eserlerin yerine, kendisinin “Nevzemin “dediği zengin ve kıvrak motifli şarkılara meyl etmiştir.Açmış olduğu şarkı akımından, kendinden sonra gelen bestekarlar içinde etkilenmeyeni yok gibidir. Rauf Yekta Bey, “Yalnız şarkı vadisinde çağının eşsiz ve benzersiz bir ustası idi. Başka vadilerde her nasılsa aynı iktidarı gösterememiştir; nitekim, bir aralık nihavend makamından bir murabba bestelemek arzusuna düşmüş ise de onda bile başarı kazanamamış ve bu eserden sonra bir daha kar, murabba, semai gibi parçalar bestelemekten büsbütün vazgeçmiştir.”diyor.
Hacı Arif Bey’in bu kadar velud olmasında çok erken yaşlarda bestekarlığa başlamasının, çalkantılı ve ızdıraplı bir hayat sürmesinin büyük rolü olmuştur. O günlerde olduğu gibi, bu günlerde de kendi uslup ve kabiliyetinin damgasını her eserine vurmuş; “Bu Hacı Arif Bey’in eseridir” dedirtmiştir. Bunu Kemal Emin Bara’nın şu anekdotu ile belgeleyelim:
Bestekar ve hanende Rıfat Bey beğendiği birkaç öğrencisine bir şiir vererek bir beste denemesi yapmalarını istemiş. Bu isteği bir türlü yerine getiremeyen öğrenciler, Bebek’e gezmeğe gittikleri birgün Üstad’ı hatırlayarak evine gidip elini öpmüşler. Onun ikram ettiği üzümü yiyerek bir süre oturmuşlar. Bu arada durumu anlatarak, hocalarına bir türlü okumaya cesaret edemedikleri bestelerini okumak istemişler. Eseri dinleyen Hacı Arif Bey, “Vallahi çocuklar, bu güfte bana başka bir şey istiyor gibi geldi.Şunu bana yazar mısınız?” dedikten sonra şiire beş dakika göz gezdirmiş, nihavend makamından besteleyerek okumaya başlamış. Öğrenciler eseri iyice öğrendikten sonra, ertesi gün Rıfat Bey’in evine koşmuşlar. “Ahteri düşkün aşıka garibu avareyim” güfteli eserin meyanında Rıfat Bey onları durdurmuş ve “Bu mis gibi Hacı Arif kokuyor; üstadı nereden buldunuz?” diye bağırmış.
Şarkıları arasında kürdilihicazkar makamından olanların bir ayrıcalığı vardır. Bu makamı takriben yirmi bir yirmi iki yaşlarında iken tertip ederek en güzel örneklerini vermiştir. Bu makamdan yapmış olduğu besteler “harikulade güzel ve orjinaldir. Hakikaten Kürdilihicazkar makamının asil, şuh, bazen hüzünlü karakteri onun sanatkar ruhundan süzüldükten sonra o güzelliğe kavuşmuştur. Makamı aşık olduğu ilk yıllarda tertip ettiği söylenir. Nitekim daha Çeşm-i Dilber’le evlenmeden önce bestelediği,
Geçti zahm-ı tir-i hicrin ta dil-i naşadıma
Güfteli şarkısı ilk eserlerindendir. Bunun gibi,
Saydeyledi bu gönlümü bir gözleri ahu
sözleriyle başlayan hicaz makamındaki şarkısı da bu ilk aşkının ürünüdür. Çeşm-i Dilber’in kendisini terk edip gidişinden sonra bestelediği,
Niçin terk eyleyip gittin a zalim
Ve
Düşer mi şanına ye şeh-i huban
şarkıları kırık bir kalbin duygularını dile getirir. Bu eserlerde geri dönmesi beklenen bir sevgiliye yalvarışın izlerini bulmak mümkündür. Leon Hanciyan’a göre “Bırakmak aşıkı böyle perişan” mısraındaki “aşıkı” sözcüğü “Arif”i imiş.
Arkası kesilmeyen mutsuzluklar, saraydan ayrılmalar ve geri dönmeler, musiki anlayışını değişmesi ve buna benzer olaylar bu büyük sanatkarı mutsuz ve huzursuz yapmıştı. O belki de Tanrı’nın verdiği bu üstün özelliğinin herkes tarafından yeteri kadar değerlendirilemediğinden rahatsızdı. Bu sebeple bütün teselliyi sanatına dönmekte ve beste yapmakta aramıştı. Günde yedi sekiz şarkı bestelediği, bunların hepsini geçmeye fırsat bulamadığı, bu gür nağme kaynağına söz bulmakta güçlük çektiği çeşitli kaynaklardan anlaşılıyor. Bazı eserinin melodik güzelliğinin, şiir değerine uymaması buna bağlanır. Bu gibi eserlerinin bestesinin “Şeyhülislam cübbesi giymiş cücelere” benzetilişinde büyük payı vardır.
Hacı Arif Bey o dönem bestekarlarının çoğu gibi genellikle Mehmet Sadi Bey’in şiirlerini bestelemiştir. Ayrıca Mehmet Sadi Bey’in yakın dostu olduğu için, musikili toplantılarda birlikte olur, bazı geceler onun Çengelköyü’ndeki evinde kalırdı. Yine böyle bir gece, herkesin uykuya çekildiği bir sırada, uykusu kaçan Hacı Arif Bey ceplerini karıştırırken Sadi Bey’in bir şiirini bulur. Hicaz makamından bestelediği şarkının sözleri şudur:
Hatadır yadeylemek bivefa namiyle dilberler
Niyaz ü naz resmin bilmeyenler gerçi söylerler
Çekinmezler güzeller aşıka ram olmadan amma
Hemen karşılarında diz çöküp yalvarmak isterler.
Ancak şarkı tamamlanmadığı için, gecenin geç saatinde Sadi Bey’i uyandırır. Arkadaşının şaşkınlığına aldırmadan durumu anlatır ve iki mısra’a daha ihtiyacı olduğunu söyler. Sadi Bey hemen orada iki mısra yerine şu dörtlüğü söyler:
Sevenler sevdiğinden lutf umarsa durmasın varsın
Huzurunda iki diz üstünde gelsin de yalvarsın
Bu yolda alkışı onlar da beklerler sevenlerden
Mükafatın alırlar yalvaranlar sitemlerden
ve şarkı o saatlerde tamamlanır.
Bazı eserlerinin besteleniş hikayesi başka olaylara bağlanmıştır. Mesela segah makamındaki ünlü şarkısının ikinci eşinin ölümü üzerine bestelediği ileri sürülüyor. Olayın aslını Semih Mümtaz şöyle anlatıyor: Sultan II.Abdülhamid, kızı Behice Sultan’ın veremden ölümü üzerine Namık Kemal’i gece yarısı saraya çağırtarak bir şiir yazmasını emretmiş. Namık Kemal’in bu uzun şiirinin ilk dörtlüğü şöyle,
Sunma elin sine-i sad pareme
Mevt ile gel girme benim areme
Zahmete değmez dil-i biçareme
Bu sözleri Hacı Arif Bey’in bestelemesini istemiş. Herhalde iki olayın benzerliği nedeni ile karıştırılmıştır. Yine bu benzerlik sonucu büyük bestekarın gerçek duygularını bu münasebetle dile getirmiş olduğu söylenebilir.Buna benzer başka yorumlar da dikkati çeker. Sultan Hamid’le arası açıldıktan sonra bağışlanmasına,
“Ahteri düşkün garip aşık-ı biçareyim”
sözleri ile başlayan şarkısının sebep olduğu, “Ahter” sözcüğünün “Yıldız” anlamına geldiği için okunmasının yasaklandığı, aslında “Padişahım sen dururken ben kime yalvarayım” mısraındaki “padişahım”ın “şivekarım” olarak değiştirildiği söylenir.Bu şarkı gerçekten Sultan Hamid için bestelenmişse neden yasaklansın ve sözleri değiştirilsin? Kaldı ki Divan Edebiyatı içinde sevgiliye “padişahım” diye hitap eden çok şaire rastlanır. Hacı Arif Bey gibi pervasız, sanatına mağrur, her türlü nimeti elinin ucu ile geri çeviren bir kişi, canının istemediği bir kişiye neden yalvarsın?
Hacı Arif Bey’in bestelediği şarkılarının sayısının bine yaklaştığı söylenir. Bunlardan ancak 336’sı günümüze gelebilmiş; diğerleri çeşitli ihmaller ve notaya önem vermeme gibi sebeplerle, bunları saklayan hafızalarla birlikte yok olup gitmiştir. Bu sayı bile başka bestekarlara göre yine de kolay kolay ulaşılabilecek bir rakam değildir. Eserlerin on kadarının ikisi büyük formda dindışı, sekiz tanesi ise dini musiki eserleri, 326’sı ise şarkı formundadır. Onun çağdışı olan bestekarlarla, özellikle Zekai Dede ile karşılaştırarak bir değerlendirme yapmak büyük hatadır. İki ayrı yolun yolcusu olan bu iki bestekar, kendi anlayışları çerçevesinde zirveye çıkmış kimselerdir. Pek çok kaynağın belirttiğine göre son eseri “Gurub etti güneş dünya karardı” sözleri ile başlayan kürdilihicazkar makamındaki şarkısıdır. Yakın arkadaşı ve sanat yoldaşı Tanburi Ali Efendi bu şarkıyı ağlamadan dinleyemezmiş.
Musiki Hocalığı
Otuz yılı aşkın bir süre, kısa fasılalarla ayrılmış bile olsa, Osmanlı Sarayı’nda önce öğrenci sonra hanende, daha sonra öğretmen olarak çalışan, binlerce değerli eseri hafızasında saklayan bir kişi olarak hayli öğrenci yetiştirmiştir. Bu uzun süre içinde üç padişah dönemini yaşamış, ayrı zevklere hitab edebilmiştir. Yirmi bir yaşında iken ünü ülke sınırlarını çoktan aşmıştı. Bestekarlığı, eşsiz bir uslubu ve etkileyici bir sese sahip oluşu, bildiği eserlerin çokluğu ile bütün Doğu dünyasında tanınmıştı. Daha öğrenci iken sarayın meşkhanesinde arkadaşlarına ders verirdi. Rıfat Bey’le sanat arkadaşlığı ve bazı kıskançlıklar bu yıllarda başlamıştı.
Yetiştirdiği öğrenciler arasında kanuni Mehmed Bey, Mustafa Servet Efendi, Zati Arca, Lemi Atlı sayılabilir. Onun sanatının asıl varisi, sanat anlayışının en kudretli temsilcisi Şevki Bey’dir. Leon Hanciyan’ın da öğrencisi olduğu hakkındaki söylentiler yanlış olsa gerektir. Leon Hanciyan Hacı Arif Bey’le sanat arkadaşlığı yapmış, çok sayıda eserini Hamparsum notasına almış, bunların unutulmasını önlemiştir. Bir bestekar olarak etkilenmiştir denebilir. Aslında bu dahi bestekar o günden bügüne kadar her şarkı bestekarını değişik ölçülerde etkilemiştir. Müsemmen ve Türk Aksağı usulü onun ritm anlayış ve zevkinin güzel bir örneğidir.
Şairliği
Birçok büyük bestekarımız gibi Hacı Arif Bey de şiirle uğraşmış ve eserlerinin bir bölümünün sözlerini kendisi yazmıştır. Bestekarlığı kadar olmasa da bilinen şiirlerinde özentisiz bir dil kullandığı, halk edebiyatı anlayışı içinde bunlara benzeyen şiirler söylediği ve bu akıma meylettiği görülür.
Dr.M.Nazmi Özalp-Türk Musikisi Tarihi kitabından alınmıştır.
|