Kültür Sanat, Kültür Sanat Derneği
   
Müzik Bilgileri
   
Dış Duyurular
Türk Müziği Konservatuar'larında saz ve ses eğitimi alan öğrencilerin edindikleri teorik bilgileri, pratikte uygulamaları için derneğimizdeki çalışmalarımıza katılımlarını bekliyoruz.
Türk Sanat Müziği Notaları
Bestecilerimizin şarkılarını ve eserlerinin notalarını arşivimizde bulabilir,
Türk Sanat Müziği hakkında derlenmiş bilgilere, Makamlar ve Fasıllar hakkında dökümanlara sitemizden ulaşabilirsiniz.
Türk Müziği Bilgileri
   
 
XVII.Yüzyılda Türk Musikisi

Türk mûsikisi açısından XVII.yüyzyıl çok önemli bir zaman dilimi ve aşamasıdır. IX.yüzyıldan başlayarak gelişen, bu yüzyıllarda atılmış temellere oturan Türk mûsikisinin Safiyüddin Abdülmümin Urmevi ile ses sistemi ve bunların kuralları belirlenmişti. Daha sonra Merâgalı Hoca Abdülkâdir’le “Klâsik Dönem” başlamış, zamanın akışı içinde gelişmesini sürdürerek Buhûri-zâde Mustafa Itri gibi bir dâhinin kişiliği ile bütünleşmişti. Aslında bu yüzyılın Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama dönemi olmasına rağmen Osmanlı medeniyeti, hele bazı sanat kolları için tam bir olgunluk ve mükemmellik dönemi olmuştu. Genişleyen mûsiki hayatı yalnız sarayla sınırlı kalmamış, devlet adamları ve sultanların saraylarına, varlıklı kimselerin konaklarına kadar taşmıştı. En parlak yıllarından birini de Sultan IV.Murad’ın saltanat yıllarında yaşadı. Mûsikiyi seven, aynı zamanda bestekâr olan bu padişâh Enderûn’a yeni sanatkârlar kazandırmış, her gittiği ülkeden tanınmış sanatkârları İstanbul’a getirmiştir. Meselâ, neyzen ve çengi Mevlevi Yusuf Dede onun döneminde saraya girmiş ve onun ölümünden sonra saraydan ayrılmıştır. Aynı pâdişah “Bağdat Seferi” dönüşünde hânende Mehmed Bey ile şeştâri Hacı Murad Ağa’yı berâberinde getirmişti.

Türk mûsikisi özellikle IV.Mehmed’in uzun süren saltanat yıllarında yeşermek ve filizlenmek için her türlü imkânı bulmuştu. Dini mûsikimiz kendi alanında şaheserler verirken, buna paralel olarak dindışı mûsikimizde de anıtsal eserler ortaya konuyordu. Türk mûsikisine batı notası Ali Ufki Bey’in aracılığı ile ilk kez bu yüzyılda girmişti. Klâsik çağın ustalarının elinde büyük ilerlemeler kaydeden bu sanatta büyük bestekârların yetiştiği görülecektir. Bu pâdişahın en büyük oğlu Sultan II.Mustafa mûsikiye babasından daha düşkündü. Onun da çevresinde bir mûsikişinaslar hâlesi mevcuttu. Bu sanatkârları himaye eder, ettirir, ihsanlarda bulunurdu.

Türk-İslâm dünyasında İstanbul’un bir ilim ve sanat merkezi hâline gelişinden sonra gerek ülke içinden gerekse ülke dışından pek çok sanatkâr ve hevesli insan hem öğretmek, hem de öğrenmek için burada toplanıyor, maddi ve manevi yüklerini yine buraya bırakıyordu. Yalnız İstanbul’u değil diğer önemli merkezlerde de önemli gelişmeler oluyordu. Hattâ daha uzak bölgelerden Kırım, Halep, Şam, Kahire gibi şehirlerde Türk kültürü iyice yaygınlaşmış, büyük mûsikişinaslar buralara gidip yerleşmiş, sanat ve kültürlerini yaymaya devam etmişlerdi. Meselâ, mûsikimizin Mısır’da yaygınlaşmasının sebepleri, bu yüzyılda Mevlevilik ve Gülşeni tekkelerinin Kahire’de açılmış olmasına bağlanır.

XVII.yüzyılda da mûsiki bir tedavi aracı olarak “Darüşşifa”larda kullanılmaktaydı. Baron J.B.TAVERNIER İstanbul’u ziyaretinde bir yolunu bularak Topkapı Sarayı’nı gezmiş, öğrencilerin Enderun hastanesinde mûsiki ile tedavi edildiklerini görmüş ve bütün bunları ülkesine döndükten sonra Paris’te yayınladığı eserinde belirtmişti. Leh asıllı Ali Ufki Bey 1665 yılında yazdığı “Serai Enderun” adındaki İtalyanca eserinde, Türk mûsikisinin nota ile bestelenip icrâ edildiğini anlatır. Şimdiye kadar söylenenlerin aksine bu durum Türk mûsikisi açısından önemli bir belgedir. Ünlü şâir ve hekimlerimizden Şuûri Hasan Efendi (? - 1693), mûsikimizde kullanılan makamların hangilerinin ne gibi hastalıklara iyi geldiğini ve tedavi yöntemlerini etraflıca yazmıştı. Her ikisinin de yazdıkları aynı yıllara rastlar. Hekimbaşı Hayati-zâde Mustafa Feyzi Efendi’nin yazıp da yarı bıraktığı ve Şaban Şifâi’nin ( ? – 1704) tamamladığı “Tedbirû’l-Mevlûd isimli eserde bunlara benzeyen açıklamalar vardır.

Batı mûsikisi ile olan ilişkiler de devam ediyordu. Musâhib Ömer Gülşeni’den mûsiki dersi alan ve bu sanatı iyi bilen Evliyâ Çelebi, Rumeli ve Avrupa gezilerinde bu mûsikiyi sık sık dinleme fırsatını bulmuş, Org ve orkestrayı tanımış, beğendiğini anılarında belirtmiş, dinlemiş olduğu eserlerin çoğunu “Rehâvi” makamına benzetmişti. O yıllarda Org çok rağbet edilen bir mûsiki âletiydi. Ali Ufki Bey’in yukarıda sözünü ettiğimiz eserinde, Sultan IV.Murad gibi sanatkâr ve bestekâr bir pâdişahın İtalya’dan bir mûsiki hocası getirterek sarayda “Concertando ve Sonnet”ler bestelettiğine değinilir. İngiltere kraliçesi Elisabeth’in pâdişaha bir Org hediye ederek ve bizzat ustalar gönderip Topkapı Sarayı’na monte ettirmesi bu yüzyılın sonlarına rastlar. Lâtin kiliselerinde bulunan bu saz İstanbul’un sanat çevrelerince zaten tanınıyordu.

Türk mûsikisi âletleri Avrupa’da oldukça yaygınlaşmıştı. Türklerde, özellikle İstanbul’da olduğu gibi Avrupa’da da saraylar, şatolar ve zengin evlerinde saz takımları bulunuyordu. Bu durumu bir Avrupalı şu satırlarla anlatıyor: “Zengin beylerimizin konaklarında saz takımlarında da rastlarız. Bu saz takımları Türk çalışına çok benzemektedir; hiç değilse bunlarda da Türk mûsikisindeki aynı sazlar çalınırdı. XVII.yüzyıl başlarında Batthyany’nin on bir kişilik saz takımında kemancı, santurcu, gaydacı, borazancı ve davulcu vardı. 1641’de Batthyany Adam’ın dâimi konak halkı içinde aynı bu çalgılar bulunuyordu. Baş kemancının yiyip içmeden başka 32 Forint yıllık ücreti vardı. İkinci kemancının yıllığı 20 Forint’ti. Gaydacı ile santurcuya da bu kadar ücret verilirdi.”

Bu sanatkârların ileride Macarlaşarak isim değiştirdiklerine değinildikten sonra şu bilgiler veriliyor:
“… Yukarıda –daha sonrakilerde de- tahrir, çalgıları adları ile göstermektedir. Bunun dikkati çeken tarafı çalgıcıların soyadlarının olmayışı ve kullanıldığı âlete göre santurcu Marton, sazcı Janko, zurnacı Joska ilâh … diye adlandırılmıştır. Bu da adı geçen çalgıcıların doğma, büyüme Macar olmayıp Çingene veya Türk esiri olduklarının açık alâmetidir. Bunlar Batthyany’nin esiri olduğundan Türk mızıkası bulmak onlar için kolaydı. Barış zamanında bile kapılarında yüzden fazla Türk esiri yemek yerdi. 1641-1650 arası yıllık cedvele göre yüz altmış dokuz esirleri vardı. Büyük savaş sırasında bu sayı tabiatiyle daha da yükselmişti. Bu esirler arasında her zaman çalgıcıya rastlanırdı. Savaş âdetlerine göre böyleleri zaten beylere âitti.

Batthyany’lerin çalgıcıları arasında borazanlar saz takımı sivil olmayıp askeri mızıkadan olduklarından, dâimi saz takımı sadece kemancılardan, santurcu, gaydacı ve zurnacıdan ibaretti.Bugünkü Çingene mızıka takımının ceddi bu idi. Budin’e gelip gitmiş olan elçilerin raporlarına göre bir çok Budin paşasının konağında da saz takımları çalardı…”

Bazan barışta, çoğunlukla savaşlar sırasında kurulan bu ilişkilerde, her iki taraf da birbirlerini iyi tanımış ve öğrenmişti. XVI.yüzyılda başlayan bu tanışıklık, bu yüzyılda da daha sıkı bir ilgiye ve meraka dönüşmüştü. Böylece Avrupa, dünyada ilk kez Türklerce kullanılan ve geliştirilen askeri mûsikiyi, yâni “Mehter Mûsikisi”ni tanımıştı. O yıllarda bu mûsiki günlük politikanın bir parçasıydı. Avrupa’nın hükümdarları ve presleri birer “Mehter Takımı” elde etmek için Osmanlı İmparatorluğu’na başvuruyordu.

Aynı yazar bu noktalara da değiniyor:
“… Macaristan Türkleri savaşa bizimkiler gibi zurnacı, şarkı söyleyen kemancı ve sazcılarla giderdi. Memleketimiz Türkleri, kendileriyle birlikte buraya yerleşmiş Çingene çalgıcılarının en baş koruyucuları idiler. Fakat Türkiye’den bizim ülkemize gönderilen büyük ordulardaki mızıkacılar bunlardan değildi. Onlar “Mehterhâne” dedikleri mızıka takımlarını severlerdi. Birliklerinde bulunan borazanlar, zurnacılar ve nekkareciler oynak havalar çalarlardı. Mızıka takımının önünde mehterbaşı yürür ve gürültülü çalgılariyle her zaman büyük alâka çeken adamlarını idâre ederdi. Yüzlerce kişilik elçi heyetlerine refakat ederdi. Pasarofça Barışı’nın imzasından sonra memleketimize gelen elçiliğin önünde, altmış kişilik Mehter takımı gidiyordu. Bugünkü askeri mızıkamızın Mehterhâne’nin taklidinden ibaret olduğunu söylememize lüzûm bile yoktur.”

Bir başka Avrupalı yazar da görüşlerini şöyle belirtmiş ve “Valide Câmii’ni şu satırlarla anlatmıştır:
“… Bir tarafta çok dinleyici bulunup bunlara Kur’an dersi vermekte olan bir Türk görülüyordu. Dinleyicileri kendisini mütevâzi ve hürmetkâr bir dikkatle dinlemekteydiler. Başka bir tarafta bir takım kimseler şeriatlarının ahkâmına âit bir kitap okuyorlardı. Diğer tarafta bir başka Türk genç bir bostancıya şarkı söylemeyi öğretiyordu. Bu bostancının pek güzel bir sesi vardı; daha dikkâtli olabilmek üzere de Türklerin âdetleri veçhiyle, vücûdunun yarısı geri kalan kısmı üzerinde bir topaç gibi sallanıyordu. Türkler mûsikiyi bizim yaptığımız şekilde yazılı kaidelere ve notaya alınmış havalarla okutmazlar.Bütün bunlar hâfıza ile ve ustanın ağzından öğrenilir. Bu usûl mûcibince bir talebe hocasının kendinden önce terennüm ettiğini tekrar ediyordu. Bizim acul mizacımız bu kadar büyük bir zahmete katlanmak için gerekli sabrı bize vermez. Fakat Türkler bunda bize benzemeyecek kadar soğukkanlılığa sahiptir.”

*******

Enderûn, gelişmesini ve sanat akademisi durumunu almasını, öğrenci yetiştirmesini sürdürmüş, bu sâyede büyük mûsikişinaslar yetişmiş, ünlü mûsiki ustaları burada hocalık etmişti. Mehter mûsikisi büyük ilerlemeler kaybetmiş Edirne’li Daği Ahmed Çelebi, Zurnazen İbrahim Ağa bu dönemde yetişmişti. Mehter olmayan, fakat bu vadide eser veren Gazi Giray Han, tarihçi Solakzâde Hemdemi Mehmed Çelebi, Emir-i Hac, Şah Murad, Mustakim Ağa yine bu yüzyılın ünlü isimleriydi.

Başta Mevlevilik olmak üzere bütün tekkelerde dini mûsikimizin her formunda eserlerin verildiği görülüyordu; meselâ, bayati makamındaki Mevlevi âyini bu sıralarda bestelenmişti. Edirneli Derviş Mustafa Dede, Zakiri Hasan Efendi, Bezci-zâde Konyalı Mehmed Muhiddin ile Kovacı-zâde Mehmed Edendi XVII.yüzylılda yaşamış ve dini mûsikimizin ilerlemesine yardımcı olmuşlardı. Hattâ seferde askerin mâneviyatını yükseltmek için dini eserler besteleyen yeniçeri bestekârları bile yetişmişti.

Türk halk mûsikisi geniş halk toplulukları içerisinde otantik özelliğini sürdürerek ilerliyor “Klâsik Okul”un mensuplarının ilgisini çekiyor, Itri gibi dâhi bir bestekâr bile halkın zevk ve geleneğine uyabilecek eserler besteleyebiliyordu. Bir milletin her sınıfının sanat anlayışının birbirini etkilememesi, hiç şüphesiz düşünülemezdi.

XVII.yüzyılımızda mûsikimizin gelişmesi düzenli ve belirgindir. Yazılan kitap sayısının artmış olduğu, az da olsa biyografi nitelikli eserlerin yazıldığı görülür. Kantemiroğlu, “Kitab-ı İlmü’l-Mûsika Alâ Vechi’l-Hurûfat” adındaki eserini Sultan III.Ahmed’e sunmuştu. Saray ve Mevlevilik tarikatının bu sanata karşı tutumu çok verimli sonuçlar vermiş, Mevlevi mûsikişinasları da dindışı mûsiki ile meşgul olmaya başlamıştı. Sarayda cariyelere mûsiki meşkleri yapılıyor, ders veren hocalar arasında Hasan Çelebi ile Ahmed Çelebi gibi sanatkârlara rastlanıyordu. Türk mûsikisi dünyasında keman ilk kez bu yüzyılda kullanılmaya başlamıştı. Evliyâ Çelebi’nin dediğine göre Sultan IV.Murad cumartesi günlerini mûsiki dinlemeye ayırmıştı. Enderûn hocaları arasında Derviş Ömer, Beşiktaş Mevlevihânesi şeyhi “Şeyhü’l Edvâr” olan Çengi Yusuf Dede gibi ünlüler bulunuyordu.

“… Eski medrese zihniyeti resim, heykeltıraşlık ve bunlara nazaran daha geniş bir değeri bulunan mûsikiyi günah, hattâ haram saymış ve bu zihniyetle yetişmiş olanların pek mutaasıpları bu güzel sanatın müntesiplerine kâfirlik damgasını yapıştıracak kadar ileri gitmişlerdir. Meselâ, XVII.asrın ünlü âlimlerinden Ârif Efendi bu düşüncelerin tesiri ile olacak, genliğinde tahsil etmiş olduğu (Fenn-i Edvâr)’a yâni mûsikiye –vukuflarını ihfâ eylediklerine binaen teşehhür- etmemişti.

Sonra mûsiki ile az çok ilgisi olan meşhur Divan şâiri Nabi, oğluna verdiği nasihatları ihtiva eden Hayriye’sinde bir taraftan mûsikinin güzelliğinden, değerinden bahsederken öbür taraftan bu sanata intisabın mahzurlarını anlatmaktan geri kalmamıştı:

Verir insana hayat-ı tâze
Nağme-i bülbül-i hoş-âvâze
Gûş kıl nağmesini mürgâhın
İktiza eyler ise insanın
Komaz âyine-i hâtırda gubar
Nağme-i Çeng ü Ney ü Mûsikâr
Nağme-i şûh-i âheng-i beşer
Rûhu nâhah eder insana eser
Nağme bir mantık-ı rûhanidir
Nağmenin lezzeti vidânidir
Canfezâdır nefes-i insani
Dil-sedâdır nağme-i rûhani
Hâne-i câna verir nûr u sürûr
Neş’e-i nağme-i Târ u Tanbur
Lik âmişiz-i esbâb-ı safâ
Eder insanı lekerdhâr-ı hevâ
Gerçikim lezzeti çok, neş’esi çok
İltizam eylemenin lezzeti yok
Zevkin et gayrıdan oldukça dûçar
Hânene lik getirme zinhâr
Anın da ibret ile gûş eyle
Lezzet-i levh-i ferâmuş eyle
Mûsiki hikmete dâir fendir
Bilene bilmeyene rûşendir
Nice esrârı var idrâk edicek
Yer gelir sineleri çâk edicek

Diğer yandan Sünbül-zâde Vehbi dahi Lûtfiye’sinde:

Mûsiki fenni de hikmettendir
İlm-i esbâb-ı tabiattendir
Bilirim rahat-ı ervâh amma
Mâye-i kuvvet-i eşbâh amma

Dedikten sonra bu sanatla uğraşmanın enfüsi ve âfâki mahzurlarını şöyle anlatmış:

Bestehânlık sana şâyeste değil
Silsilen anlara peyveste değil
Deme mutrib ile yellâ yeleli
Olma her tanburun orta teli
Sakınıp söyleme şarkı, mâni
Neydüğün bilme hele Türkmâni
Tab’ın eylerse meyl-i hevâ
Bil makamatını bisit ü sedâ
Olma sâzendelerin dem-sâzı
Çaldırırlar sana şâyet sazı
Ne rezalet diyeler santuri
Şöhretin ola yâhud tanburi

Sözlerini şu sözlerle bitimiş:

Lik sen eyler isen meyl ü heves
Dâirende iştince herkes
Çelebi ehl-i hevâdır derler
Mâil-i zevk-i safâdır derler
Çünki ahval-i zamandır mâlûm
Cümle indinde olursun muzmûm
Gayrı yerde bulıcak gûş eyle
Gam-ı eyyâmı ferâmuş eyle

Bütün bu sözlere, daha bir takım acâib ve garip zihniyetlere rağmen insan ruhunun beşikten itibaren âşinası, müpdelâsı olduğu bu ses âleminin her devirde, her sınıf halk ve meslek erbabı üzerinde yaptığı tesir, kazandığı önem gene bu sınıflar arasında yetişmiş olan yüzlerce bestekâr, okuyucu ve çalıcıların varlığı ile anlaşılmaktadır…”

Bu düşüncelerin aksine XVII.yüzyıl her alanda verimli bir sanat akışına sahne olmuştu. Sultan IV.Mehmed, Sultan IV.Murad, Zurnazen Mustafa Paşa, Neyzen Hasan Paşa gibi mûsikişinas devlet adamlarının bulunması mûsikiye verilen önemi gösterir. Politik açıdan duraklama dönemine giren imparatorlukta sanat alanında en parlak dönem yaşanmıştı.

*******

XVII.yüzyılda Türk mûsikisi dünyasında iz bırakan mûsikişinasların başlıcaları aşağıda sıralanmıştır.


Dr.Nazmi ÖZALP'in Türk Musikisi Tarihi Kitabından alınmıştır.
 
Derneğimiz,
11 Nisan 2013 Perşembe akşamı saat 20.30'da Selâhattin Akçiçek Konser Salonu'nda (KONAK) bir konser verecektir. Şef. Özgen KÜÇÜKGÖKÇE yönetiminde gerçekleşecek konserimize tüm musiki severleri bekliyoruz. Konser halka açıktır.
Etkinlikler
Yaşlıya Saygı Haftası
24 Mart Perşembe akşamı Karabağlar Belediyesi etkinlikleri kapsamında, Yaşlıya Saygı Haftası konseri gerçekleştirildi.
devamı...
Güzel Sözler

Her gönül bir şarkı söyler.

Şarkılarımız bizim romanlarımızdır.

Ahmet Hamdi TANPINAR

Esendere Kültür Sanat Derneği ESDER Resmi sitesidir.
Sitenin tüm içeriği Şenay SARIGÖZOĞLU tarafından hazırlanmaktadır.
55/75 Sokak 19/B Esenyalı - İZMİR
Telefon : 0 232 248 00 53 - GSM : 0 535 470 67 41 - Mail: info@eksd.org.tr
Web Tasarım İzmir, Google Reklam İzmir ReklamTurk   
Balçova İZMİR